Tomris Uyar’a

 

Trianon Pastanesi

 

Altta, sol gemide duruyor hafir. Tonozların, tuğlaların, kemerlerin arasında ne aradığını yeniden anımsıyor. Bir avlu ve sarnıç yok muydu… Trianon Pastanesi… İstanbul’un toprak altlarında gezinip durmuş bir ömür… Yapının alt katı pastane olarak tasarlanmıştı. Bir kat aşağı indiklerinde o öteki ustanın temeli çıkmıştı karşılarına. Manuel’in, manastırımsı, yarım kubbeli, hamamı da andıran… Ne güzeldi diye geçiriyor, su gibi güzel ve aziz bir temeldi…

Pantakrator Manastın’nın sarnıçlarında mutlulukla yüzen gri-beyaz balıkların Fatih’in İstanbul’u almasıyla bakır rengini aldığını söylerlerdi… 6-7 Eylül olaylarıyla İstanbul’u, Beyoğlu’nu, Trianon Pastanesi’ni de kırıp dökmüştü Fatih’in torunları. Saldırıdan hemen sonra Trianon’un girişindeki ak mermerler bozarmış, pastaneyi işleten Rum karı-koca artlarına bakmaksızın kaçmışlardı bu Sodom-Gomorra’dan.

Kat kat morlu mavili metal pırıltılar salgılayan gecede eski bir aryayı parmakları arasında büker gibi konuşurdu kadın: Ben sizi tanıdığım günden beri aramaktasınız böyle… Oysa o günlerde İstanbul’da su kıtlığı çekilmezdi. Siz o zamanda yaşadığınız evi terk edip dibe, bu enkaza doğru indiniz, su elinizin altındaydı oysa… Siz olmayanı aradınız her vakit böyleydiniz… Adam onu işitmezdi, gülümserdi sürekli: Bu avlunun ortasında bir kuyu olmak gerekirdi, şurada yukarda da oniki kuzu kabartması olmalıydı somaki taşından… Hipodrom kalıntılarıyla Martyrion arasında Bizanten bir hamam yıkıntısı olduğuna göre su işte buralarda olmalıydı?.. Neden söz ediyorsunuz siz, burası Trianon Pastanesi, dedi kadın ve körüklü yılan derisi çantasını karıştırdı. Roma dönemi heykelcikleri bile gördüm dedi adam… Kadın cıgarasnı tüttürerek zevkle sürdürüyordu konuşmayı: Zaten siz kendiniz kurtulmayı istemediniz ki, damla damla su toplamayı sevdiniz. Sofia da bundan yılmıştı, bir musluk tamircisi bile getirmediniz eve, bozulan musluğu tıkadınız sonra tek musluktan akan suyu damla damla biriktirmeye uğraştınız; önce küçük bir kum kovasına sonra daha büyükçe teneke kovaya en sonunda da leğene… Eziyeti hep sevmişsinizdir siz… Adam irkilerek başını salladı, gür uzun yeleleri andıran saçları ensesinden öne doğru savruldu… Trianon’da siz Sofia ile buluşurdunuz ben Metzger ile, hala aşığıyım onun, ama geçti artık geçti geri gelmeyecek o günler… Başını geri atarak ufka bakar gibi gözlerini kısıp kadına baktı adam. Gülümsüyordu gene.

Gözetlerdim her devinimlerini. Nedense bu pastanede sık sık karşılaşmamıza karşın onlar beni hiç görmezler, bakmazlardı bile benden yana. Kadın her sefer aynı aryayı sürdürürdü: Neyi arıyorsunuz siz? Sofia’yi mı? Suyu mu? Tarihi mi? İnsanoğlu bir varmış bir yokmuş, bir ağaç dalı gibi, gövde kalır, dal kırılır toprak yürür, yenisi sürer, mekan göçer… İçime dokunuyor bu haliniz!… Adamın tek düze sesi sanki gerili bir ipin üzerinden sözcükler yollardı kadına: kimileri ipin üzerinde akarken aşağı düşer ben yakalardım o sözcükleri: Sofia, Roma Kemerleri’yle taşındı kente su, büyük sarnıç… Duvarlar yedi metre yüksekliğindeydi sarnıç… Manuel orta kilisededir. Osmanlı kilisesinden camiye çevirir… Çapraz bir mermer koyar Kabe olur… Kyra Marta bir çarşaf örtündü rahibe oldu, su her şeyin altındadır… Stellerin… Kolumbariumun… Büyük Sarnıç Trianon’un altındadır avlunun ortasında… Tamam dedi kadın buldunuz işte! Ben onu demiyorum ki dedi adam… Biliyorum biliyorum hadi çayınızı için soğuyor dedi kadın… Ben, ben bunca yılımı verdim ben Spina’nın peşindeyim! dedi adam ve ip koptu. Unutun onu, Spina yokmuş! dedi kadın. Evet var! Diye kükrekleşen bir tona geçti adam. Aynen Roma’daki Circus Maximus’da olduğu gibi bu topraklarda da var, bulacağım onu Spina… Siz de biliyorsunuz olmadığını dedi gene kadın yumuşacık tonuyla, olmadığını bildiğiniz için aramak istiyorsunuz Spina’dan hiçbir iz bile yok olsa da size ne artık; bu topraklar bizim değil, biz yabancısıyız buraların, hiç sevilmedik, istenmedik, biz kendi kendimize sevdik buraları o kadar, siz çıkın şuradan artık… Toprağın altını fareler gibi oya oya dolaşmak mutlu mu etti sanki sizi… Hadi gelin Trianon’a gidelim gelin hadi… Ben de öyle diyordum, dedi adam neşeyle.

Trianon Pastanesi Beyoğlu’nda Kartal Sokak No.6/A’daydı. Bu sokak Galatasaray Lisesi (Mekteb-i Sultani)’nin Taksim yanında kalan sokaktır. Bu, Kartal Sokak, bugünkü Pamukbank’la Galatasaray Lisesi’nin arasında kalan gösterişsiz bir ara sokaktır. Trianon, sokağın sonuna doğru sol yandadır. Giriş katının yapıyla ve sokakla uyumlu pencereleri Galatasaray Lisesi’nin bahçe duvarlarını görür. Trianon’dan çıkıp sola doğru yürüyen bir insan birkaç metre ilerde kendini Turnacıbaşı Sokağı’nda bulur. Oradan sola dönerseniz gene İstiklal Caddesi’ne çıkarsınız, sağa doğru yürümeye başladığınızda Turnacıbaşı sizi Beyoğlu’nun tüm arka sokaklarıyla buluşturur: Kuloğlu Sokak, Koca Ağa Sokak, Faik Paşa Yokuşu vb….

Trianon Pastanesi, ana caddeden uzakça kuytu bir köşede sayılır, bu yüzden kaçak sevdalıların, kafa dinlemek isteyen yorgun insanların, Rum, İtalyan, Ermeni burjuvalarının, yalnız ruhlu kimselerin oturduğu, buluştuğu, ufak, temiz, şıkça bir pastaneydi. Yukarıda değindim Rum karı-koca işletirdi pastaneyi. Adını neden Trianon koymuşlardı artık öğrenemeyeceğiz. Acaba Trianon Porselenleri’yle ilgili olabilir miydi bu ad; bizim içtiğimiz çaylar Trianon marka çay fincanlarında mı geliyordu yoksa? Yazık ki adlarını bile bilemediğimiz o insanlarla belki biraz da gençliğin verdiği bir çekingenlikle konuşamamış, tanışmamıştık biz. Ama o ilk gençlik çağının taşkın küstahlığıyla çılgınlık arası gel-gitte savrulup dururken pastane sahipleriyle ahbaplık etmek kimin aklına gelirdi! Orada supangle, sütlaç türü tatlılar da bulunurdu ama bence kakaolu pastası da buzlu çikolatası da olağanüstüydü. Masa servisi daha çok kadınındı. Kadın beyaz dantel önlüğü, beyaz çay takımları, ıslağı emsin diye fincan altlarına konulmuş beyaz kağıttan dantel mendilleriyle gelirdi masaya; pasta vitrininde zarflı Rus cam bardakları da diziliydi. Burada insana Avrupai kibar yaşamın gereğini anımsatan bir disiplin de yok değildi ama öyle Tokatlian ya da Pera Palace gibi elit tabakanın yeri değildi Trianon. Tam bana göre bir pastaneydi. Kalabalık da olmazdı; her vakit bir yer bulunurdu orada. Zaten o tarihlerde hangi pastaneye gitseniz rahatlıkla yer bulunurdunuz. Pelit’te, Markiz’de… Baylan’da bile. Trianon’da genç bir kız ürkmeden tek başına oturup kitabını okuyabilirdi. Ben orada daha çok okul arkadaşlarımla, ablamla, Mehmet Erbil’le ve daha da öncesi erken yaşta yitirdiğimiz ‘947 tevkifatı’ sanıklarından, sevgili arkadaşım mimar Nevzat K. Özmeriç’le buluşurdum. İlk kez beni oraya götüren de Nevzat’tı. Nevzat benim sadece ilk solcu öğretmenlerimden değil, aynı zamanda en güvenilir dostlarımdan da biri olmuştu. Beni Sait Faik’le tanıştıran da oydu. Birkaç ay boyunca neredeyse hergün, üçümüz bir arada olduk. Ben ya okulu asıyor, ya da erken çıkıp onlarla buluşuyor, hayatı ve Beyoğlu bohemini öğreniyordum. Üçümüz önce Trianon’da buluşur sonra meyhanelere giderdik. Herkes kendi parasını verirdi. S. Faik’in bir hikayesinde Yeşil Muşambalı Adam olarak geçmiştir Nevzat. Gene de Sait Faik’e göre değildi Trianon, çabucak sıkılırdı orada. Onlar da -hafir ve dostu genç kadın- Trianon’nun tiryakisiydiler. Hemen her akşamüzeri, asma katta sol köşedeki masada olurlardı. İlk bakışta adam sıradan bir profesörü andırırdı; uzun bırakılmış akçıl saçları, bütün çabası ızdırabını saklamak isteyen çizgilerle dolu olan bu yüzle sanki Sofia’dan başka kimseyi görmek istemeden otururdu karşımda. Zerafet karışığı tuhaflığı benden başka kimsenin de dikkatini çekmezdi. Rumca, bu dil pastanede bulunduğumuz her sürece, hafif, tatlı bir fon şiiri oluştururdu Trianon’da. O tarihlerde kent, zaten bizim ve onların karışımıyla nakışlanan şiirli bir kentti.

Adam bildik bir aşık yüzü taşımazdı, kadın da öyle. Ama sıkı sıkıya bağlıydılar birbirlerine. Bir de, o yüzün altında, okumuşlarda ve aydın dindarlarda rastlanan türden uysal bir “musallat fikir” saklıydı bence. Bence su damlasının kutsallığını öğrenmesiyle ilgili karışık ve ölümcül bir felsefenin ağına düşmüştü hafir.

Bütün bu anlattıklarım gerçek miydi, bana mı öyle gelirdi, dillerini bilmeden konuşmalarını nasıl söktüm onların bilemem; bütün o seslenmelerin altında ikisinde de alıkonulmuş bir kımıldama vardı, bir dans vardı; adamın tasası neydi, kadının kurnazlığı neredeydi, kadın ona Yunanistan’a çekip gidelim derdi de, adam Spina’yı öne sürerek direnir miydi, kadın onu, ninnili sözlerle büyüleyerek, Atina ya da Selanik yerine ancak Trianon’a kadar mı getirirdi, 1953-54’lerde hala çok özenli ve genç görünen kadın, karısı mıydı, değil miydi; koyu renk tayyörleri, süet eldivenleriyse nasıl öyle sadık, kibar ve hayalperestti hiç anlamış değilim. Ama onlarda bakar bakmaz insana kendini unutturan bir şey vardı. Abartısızdılar. Aslında, kulağımda kalmış üç beş Rumca sözcükten çıkardığım şu yukarıdaki öykünün doğruluğundan her an ben de şüphedeydim ne ki, bir gün aniden beni doğrulayacak kanıt kaldı elimde: “İsa’nın üstünde yıkandığı kırmızı taşlar” sözü! Bunu öyle düzgün bir Türkçe’yle söylemişti ki adam, kadın da “Tamam! Tamam!” diye durdurmuştu onu gene Türkçe! Ah! Bu sahneyi sanki benim hatırım için oynamışlardı. Sarsılmıştım; heyecandan onları can kulağı ile dinlerken okuyormuşum gibi elimde tuttuğum kitap kayıp düşmüştü yere. Bakmışlar mıydı bana, yooo, gülmüşler miydi, yooo. Kendilerinden başkası yoktu ki bu dünyada. Okur gibi yaptığım kitabın adı “Sentıren ve Ayasofyalar Manzumesi” idi, yazan da “Muzaffer Ramazanoğlu”.

Belki o çarpıntıyla sonunu iyi işitemediğim bir şeyler daha söylemişti adam. Belki adam demek istiyordu ki, “İsa’nın ölümünden, duydukları kederle, bembeyaz mermerler bile kızarmıştı?” Böyle lafları vardır inanmışların çünkü. Adamın inanmış biri olduğunu kesinleyemesem de… Evet, evet, hafirle papaz karışımı biri olmalıydı adam! Sofia da…

Bir de insan, hiç tanımadığı bilmediği bir dille, kültürle konuşup duran kaçık bir karı kocayı(?), aradan bunca yıl geçtikten sonra hala neden özler, adamın elini tutuşunda, parmaklarının kımıltısında duran El Greco duyarlığını neden unutmaz, neden sever, arar, ister o günleri, neden kimi geçmiş mekanların önünden geçerken içi titrer? Orada bıraktığı kutsal şeyler yüzünden mi; kutsal insanlar yüzünden mi kutsal mı o insanlar, anılar mı kutsal, insanların oluşturduğu saçma sapan anıların nesi kutsal? O anıların geçtiği yerler, sokaklar, sinema ve çay bahçeleri, vapur iskeleleri, bekleyişler, polis, Lion d’Or mağazası, şimdi yerinde Taksim Osmanlı Bankası bulunan çocukluğumun Ankara Pazarı; babamın elimden tutup götürdüğü boyumun tezgahı görmeye yetmediği sadece vitrininden anlamadığım kutuları, yaldızlı paketleri, daha yukanda asılı sucukları, pastırmaları hayretle seyrettiğim sonsuzca insan anısı, insan acısı, sonsuzca mekan, sonsuzca insan, sonsuzca kitap…

Yıllar sonra Trianon’a girdiğinde camın kıyısındaki masaya oturdu kadın, “fer forge’ler, “carton-pierre”ler olduğu gibi yerli yerinde duruyordu.. Bir bar eklenmişti orta güverteye, birkaç masa, bir alt kamara kazanılmıştı. Genç bir adam kocaman beyaz su bidonlarıyla masaları sıyırdı geçti, yüksek sesin uğultusunu bastırmak için sanki daha yüksek perdeden müzik dinleniyordu. Vitrin yoktu. Kadının ak saçlarının dibinde klimanın buzdan iğnecikleri dolaştı. Ürkek elleriyle pencerenin yarım tülünü araladı: alacakaranlıkta önünden geçerken ayrımsıyamadığı Galatasaray Lisesi’nin sarımtırak sıvalı bahçe duvarı üzerinde, tam karşısında, pembe somaki taşından levhanın altında bembeyaz prokonnessos mermerinden bir yalak gördü… Yalağı, uzun yeleli kabartma bir aslan başı süslemekteydi. Baş baktıkça kızarıyordu. Kadın usulca bıraktı tülü.

Leyla Erbil